kırık
05-24-2005, 11:55
Mevsimlerden ilkbahar, yaz, sonbahar ya da kıştı; sıcaktı ya da soğuktu ve nerede olduğunu düşünüyordu genç bir adam, yürüyüp yürümediğini merak ediyordu. Ellerini bir bulabilseydi... Ona öyle geliyordu ki, olmaları gereken yerde değildi elleri. "Yoklar işte! Yoklar!.." diye geçirdi içinden. Bulamayışından çok arayışına şaşırmıştı üstelik. Zihni damağından diline akmış, tükürüğüyle ıslanıp boğazından geçtikten sonra boyun kısmını da geride bırakıp omuzlarına kadar ilerleyebilmişti ancak. "Hiçbir zaman kararlı bir insan olamadım." diye düşündü. Biraz olsun kendine güvenebilseydi, ellerine kadar olmasa da belki dirseklerine kadar ilerleyebilirdi. Sonunda ellerini aramaktan vazgeçti, bütün dikkatini kullaklarına verdi. Hem onlar ellerinden de yakındı zihnine. Bir ses, kendi varlığının dışında tek bir ses duymak için neler vermezdi. Hiç değilse rüzgarın sesini duyabilseydi... Sadece yorgun kalbinin sesini duymak, canını sıkıyordu.
Kendi kalbinin sesini duyabilir miydi çıplak kulaklarıyla?
Kulaklarının çıplak oluşu hoşuna gitmişti. Gülümsedi... Sonra kulak memeleri geldi aklına. Bunların da iki tane olması hoşuna gitti. Tekrar gülümsedi... Ağız şapırtısı gibi bir ses duymuştu gülümserken. Ürperdi... Sanki bedenine bir ruh, ilk defa giriyormuş gibi göğsünün şiştiğini hissetti. Biraz önce omuzlarındaki bataklığa saplanan zihni, yitik ellerini kendiliğinden keşfetmiş, parmak uçlarında dolanıyordu şimdi. İçinde şehvetli bir nehrin aktığını hissetti. Zaten kapalı olan gözlerini kapatmayı denedi. Vücudu gerildi. Omuzları yatağının derinliklerine gömülürken ruhunun yükseldiğini hissetti. Artık yatağında olduğundan da emindi.
"Belki de uyandım." diye düşündü genç adam. Rutubetli kokusuyla bir sığınağı hatırlatan yatağında, gözleri hala kapalı da olsa, saatin sesini duyabiliyordu. Ellerinin de farkındaydı üstelik, az şey miydi bu? Kalbinin sesini tekrar dinledi, atışları hiç de bitkin değildi, hatta gürültüsü saatin sesini bile unutturabilirdi. Sol elini aklında tutup sağ elini yavaşça havaya kaldırdı, sanki bir balıkmış gibi göğsüne kadar yüzdürdü onu ve usulca aşağı indirdi. Bu sırada sol eli de olduğu yerde hafifçe yükselip tekrar eski yerine kurulmuştu. Okyanusun dibine gömülmüş canlı bir denizaltı olduğunu düşündü, kalp atışları derinleşmişti, kulaklarınıysa çoktan unutmuştu. Sağ eliyle kalbinin, sol eliyle de saatin sesini dinliyordu artık. Ellerine dolan titreşimler kollarına yayılıyor, omuzlarındaki ve boynundaki virajları da alıp en sonunda kafatasına ulaşıyor ve bir şelale olup zihnine boşalıyordu.
Genç adam ölümü düşünüyordu. Daha demin ona heyecan dolu gümbürtüsüyle "ben buradayım!" diye seslenen kalbi yine yorulmuş, sesi saatin tik-tak'larıyla yarışamaz olmuştu. Elini göğsüne iyice bastırdı, bekledi, bekledi... Derinlerden gelen tek bir tınlamanın yankısını hissetti. Bu sırada saat, diğer eline saniyeleri birer çivi gibi çakıyor, beynine ulaşan titreşimler derin patlamalara dönüşüyordu. Sağ elini göğsünden boynuna doğru kaydırdı, bu hareketinin ne kadar sürdüğüne ya da elini yine bir balık gibi yüzdürüp yüzdürmediğine hiç aldırmadan parmaklarını şah damarına bastırdı, tekrar beklemeye koyuldu... Ses yoktu... Sol eli de çivilendiği yerden söküldü, en iyi yüzeninden bir balığa dönüşüp boynuna kadar yüzdü, diğer damara da o çöktü. Hiç ses yoktu... Sanki kalbi durmuş, genç adam da ölmüştü. Ruhu bir hayalete dönüşmüş, soğuk bedeninde dolaşıyor, ellerinden gözlerine, kulaklarından ayaklarına yol alıyor, bir tek kalbine ulaşamıyordu. Ruhu, bütün gücüyle son kez ellerine doldu. Boynu parmaklarının arasında dağılıyordu. Tek bir fısıltı bile duymuyordu. Biraz daha bastırdı ellerini, sonra biraz daha... Ta ki ellerini de unutup, onları da hissetmez olana kadar sıktı boğazını. Nefes almıyor, kalbi atmıyordu. Üstelik, ona öyle geliyordu ki, elleri de yine olmaları gereken yerde değildi.
Genç adam, gözlerinin açık olduğunu fark ettiğinde etrafındaki karanlığı da fark etti. Sıcaktı ve karanlıktı. Teriyle ıslattığı yatağında sırt üstü yatıyordu. Saatin sesi yine kulaklarında çınlıyor, elleri vücudunun iki yanında sessizce uyuyordu. Zihni damağından diline aktı, tükürüğüyle ıslandı, boynunu geçip ikiye ayrıldı, omuzlarını ve hatta dirseklerini de geride bırakıp parmak uçlarına kadar ulaştı. Ellerini usulca havalandırdı, sağ elini göğsüne, sol elini de boynuna kadar yüzdürdü. Bedenindeki derin sessizliği dinledi elleriyle. Sessizliği bozan tek şey, kulağına çalınan saatin tik-tak sesleriydi. Bir de bir ses... kendi bedeninin dışından gelen, kalp atışı gibi bir ses duyuyordu.
Kendi kalbinin sesi olabilir miydi çıplak kulaklarıyla duyduğu bu ses?
Kulaklarının çıplak oluşu bu kez hiç de hoşuna gitmemişti. Ürperdiğini hissediyordu, belki de üşüyordu. Ellerinin yardımıyla yatağında doğruldu, dengesini sağlamakta zorlanıyordu. Belki de yine, okyanusun dibinde canlı bir denizaltı olduğunu düşünüyordu. Önce ayakları kurtuldu yatağından, ardından tüm bedeni... Sesin geldiği yöne doğru ilk adımını attı, yürümeye başladı. Bulunduğu odadan çıktığında, duyduğu kalp sesinin de arttığını fark etti. Sessiz adımlarla takip etti onu, dairesinin giriş kapısına kadar ilerledi. Sırılsıklamdı ve üşüyordu. Belki de korkuyordu. Kulağını kapıya dayadı, sanki başını bir göğüse yaslamıştı. Dinledi... Heyacanla çarpan bir kalbin sesi geliyordu kapının ardından. Başını geri çekti, bu kez ellerini usulca kapıya uzattı, titreşimleri bir kez de elleriyle hissetti. Sonunda cesaretini topladı ve kapının deliğinden baktı...
İçerideki karanlığın aksine kapının arkası fazlasıyla aydınlıktı. Sonsuz beyazlığın ortasında, üstündeki geceliği sırılsıklam genç bir kadın, sessizce bekliyor, zile basıp basmamak arasında gidip geliyordu. Bir an elini saçlarından kurtarıp zile doğru uzatıyor, basacak gibi oluyor, sonra vazgeçip geri çekiyor, tekrar ıslak saçlarıyla oynuyordu. Genç adam, yanıbaşında çarpan bu kalbi çok iyi tanıyordu, her atışını kendi göğsünde hissedebiliyordu. Ellerini uzatmak istedi diğer tarafa, genç kadının saçlarına dokunmak, ellerini tutmak istedi. Oysa şimdi, kendi tarafındaki karanlık diğer tarafa da doluyordu, genç kadın küçülüyor, yavaş yavaş gözlerinden uzaklaşıyordu. Peşinden gitmek istedi, koşmak, yakalamak istedi onu; ama elleri kapıyı geçemiyordu. Genç kadın karanlığın içinde ufaldı, ufaldı... küçücük bir nokta oldu ve karanlığın içinde kayboldu. Genç adam başını ellerinin arasına aldı, ağlamak istedi. Üstü başı sırılsıklamdı, üşüyordu. Sonunda elini ıslak saçlarından kurtardı, usulca kapının yanındaki zile uzandı ve düğmeye bastı. Genç kadın, rutubetli kokusuyla bir sığınağı hatırlatan yatağında, derin bir uykudan uyandı. Dışarıda yağmurlu bir ilkbahar havası vardı. Saat saniyelerini bir bir sayıyordu ve genç kadının elleri, vücudunun iki yanında, sessizce uyuyordu.
(Bu öykü bana ait ve Davetsiz Misafir dergisinde yayınlandı.)
Kendi kalbinin sesini duyabilir miydi çıplak kulaklarıyla?
Kulaklarının çıplak oluşu hoşuna gitmişti. Gülümsedi... Sonra kulak memeleri geldi aklına. Bunların da iki tane olması hoşuna gitti. Tekrar gülümsedi... Ağız şapırtısı gibi bir ses duymuştu gülümserken. Ürperdi... Sanki bedenine bir ruh, ilk defa giriyormuş gibi göğsünün şiştiğini hissetti. Biraz önce omuzlarındaki bataklığa saplanan zihni, yitik ellerini kendiliğinden keşfetmiş, parmak uçlarında dolanıyordu şimdi. İçinde şehvetli bir nehrin aktığını hissetti. Zaten kapalı olan gözlerini kapatmayı denedi. Vücudu gerildi. Omuzları yatağının derinliklerine gömülürken ruhunun yükseldiğini hissetti. Artık yatağında olduğundan da emindi.
"Belki de uyandım." diye düşündü genç adam. Rutubetli kokusuyla bir sığınağı hatırlatan yatağında, gözleri hala kapalı da olsa, saatin sesini duyabiliyordu. Ellerinin de farkındaydı üstelik, az şey miydi bu? Kalbinin sesini tekrar dinledi, atışları hiç de bitkin değildi, hatta gürültüsü saatin sesini bile unutturabilirdi. Sol elini aklında tutup sağ elini yavaşça havaya kaldırdı, sanki bir balıkmış gibi göğsüne kadar yüzdürdü onu ve usulca aşağı indirdi. Bu sırada sol eli de olduğu yerde hafifçe yükselip tekrar eski yerine kurulmuştu. Okyanusun dibine gömülmüş canlı bir denizaltı olduğunu düşündü, kalp atışları derinleşmişti, kulaklarınıysa çoktan unutmuştu. Sağ eliyle kalbinin, sol eliyle de saatin sesini dinliyordu artık. Ellerine dolan titreşimler kollarına yayılıyor, omuzlarındaki ve boynundaki virajları da alıp en sonunda kafatasına ulaşıyor ve bir şelale olup zihnine boşalıyordu.
Genç adam ölümü düşünüyordu. Daha demin ona heyecan dolu gümbürtüsüyle "ben buradayım!" diye seslenen kalbi yine yorulmuş, sesi saatin tik-tak'larıyla yarışamaz olmuştu. Elini göğsüne iyice bastırdı, bekledi, bekledi... Derinlerden gelen tek bir tınlamanın yankısını hissetti. Bu sırada saat, diğer eline saniyeleri birer çivi gibi çakıyor, beynine ulaşan titreşimler derin patlamalara dönüşüyordu. Sağ elini göğsünden boynuna doğru kaydırdı, bu hareketinin ne kadar sürdüğüne ya da elini yine bir balık gibi yüzdürüp yüzdürmediğine hiç aldırmadan parmaklarını şah damarına bastırdı, tekrar beklemeye koyuldu... Ses yoktu... Sol eli de çivilendiği yerden söküldü, en iyi yüzeninden bir balığa dönüşüp boynuna kadar yüzdü, diğer damara da o çöktü. Hiç ses yoktu... Sanki kalbi durmuş, genç adam da ölmüştü. Ruhu bir hayalete dönüşmüş, soğuk bedeninde dolaşıyor, ellerinden gözlerine, kulaklarından ayaklarına yol alıyor, bir tek kalbine ulaşamıyordu. Ruhu, bütün gücüyle son kez ellerine doldu. Boynu parmaklarının arasında dağılıyordu. Tek bir fısıltı bile duymuyordu. Biraz daha bastırdı ellerini, sonra biraz daha... Ta ki ellerini de unutup, onları da hissetmez olana kadar sıktı boğazını. Nefes almıyor, kalbi atmıyordu. Üstelik, ona öyle geliyordu ki, elleri de yine olmaları gereken yerde değildi.
Genç adam, gözlerinin açık olduğunu fark ettiğinde etrafındaki karanlığı da fark etti. Sıcaktı ve karanlıktı. Teriyle ıslattığı yatağında sırt üstü yatıyordu. Saatin sesi yine kulaklarında çınlıyor, elleri vücudunun iki yanında sessizce uyuyordu. Zihni damağından diline aktı, tükürüğüyle ıslandı, boynunu geçip ikiye ayrıldı, omuzlarını ve hatta dirseklerini de geride bırakıp parmak uçlarına kadar ulaştı. Ellerini usulca havalandırdı, sağ elini göğsüne, sol elini de boynuna kadar yüzdürdü. Bedenindeki derin sessizliği dinledi elleriyle. Sessizliği bozan tek şey, kulağına çalınan saatin tik-tak sesleriydi. Bir de bir ses... kendi bedeninin dışından gelen, kalp atışı gibi bir ses duyuyordu.
Kendi kalbinin sesi olabilir miydi çıplak kulaklarıyla duyduğu bu ses?
Kulaklarının çıplak oluşu bu kez hiç de hoşuna gitmemişti. Ürperdiğini hissediyordu, belki de üşüyordu. Ellerinin yardımıyla yatağında doğruldu, dengesini sağlamakta zorlanıyordu. Belki de yine, okyanusun dibinde canlı bir denizaltı olduğunu düşünüyordu. Önce ayakları kurtuldu yatağından, ardından tüm bedeni... Sesin geldiği yöne doğru ilk adımını attı, yürümeye başladı. Bulunduğu odadan çıktığında, duyduğu kalp sesinin de arttığını fark etti. Sessiz adımlarla takip etti onu, dairesinin giriş kapısına kadar ilerledi. Sırılsıklamdı ve üşüyordu. Belki de korkuyordu. Kulağını kapıya dayadı, sanki başını bir göğüse yaslamıştı. Dinledi... Heyacanla çarpan bir kalbin sesi geliyordu kapının ardından. Başını geri çekti, bu kez ellerini usulca kapıya uzattı, titreşimleri bir kez de elleriyle hissetti. Sonunda cesaretini topladı ve kapının deliğinden baktı...
İçerideki karanlığın aksine kapının arkası fazlasıyla aydınlıktı. Sonsuz beyazlığın ortasında, üstündeki geceliği sırılsıklam genç bir kadın, sessizce bekliyor, zile basıp basmamak arasında gidip geliyordu. Bir an elini saçlarından kurtarıp zile doğru uzatıyor, basacak gibi oluyor, sonra vazgeçip geri çekiyor, tekrar ıslak saçlarıyla oynuyordu. Genç adam, yanıbaşında çarpan bu kalbi çok iyi tanıyordu, her atışını kendi göğsünde hissedebiliyordu. Ellerini uzatmak istedi diğer tarafa, genç kadının saçlarına dokunmak, ellerini tutmak istedi. Oysa şimdi, kendi tarafındaki karanlık diğer tarafa da doluyordu, genç kadın küçülüyor, yavaş yavaş gözlerinden uzaklaşıyordu. Peşinden gitmek istedi, koşmak, yakalamak istedi onu; ama elleri kapıyı geçemiyordu. Genç kadın karanlığın içinde ufaldı, ufaldı... küçücük bir nokta oldu ve karanlığın içinde kayboldu. Genç adam başını ellerinin arasına aldı, ağlamak istedi. Üstü başı sırılsıklamdı, üşüyordu. Sonunda elini ıslak saçlarından kurtardı, usulca kapının yanındaki zile uzandı ve düğmeye bastı. Genç kadın, rutubetli kokusuyla bir sığınağı hatırlatan yatağında, derin bir uykudan uyandı. Dışarıda yağmurlu bir ilkbahar havası vardı. Saat saniyelerini bir bir sayıyordu ve genç kadının elleri, vücudunun iki yanında, sessizce uyuyordu.
(Bu öykü bana ait ve Davetsiz Misafir dergisinde yayınlandı.)