hırsyaptım
04-22-2006, 06:07
I. Bölüm; Dinleyicinin Kaleminden
“Kendime yeni bir yaşam kurmak için mi buradayım?” dedi, Yardımcı keh keh güldü, istifini hiç bozmadan; ”Bizler ölüleriz; dirilmeden her hangi bir yaşam kuramayız!”…
Oradaydım ve dinledim çünkü işim bu; gece-gündüz dinlerim ve eğer becere biliyorsam aktarırım. Jurnalci değilim, dedikoducu hiç değilim sadece dinleyiciyim; sizler nasıl bazan dinleyicilik yapıyorsanız bende öyle ve fakat devamlı yapıyorum bu işi. Yazım ve imlam iyi olmasa da konuşmamdan daha iyidir. Genelde fikir beyan etmem, düşündüğüm gibi davranır ve anlaşılmayı beklerim… Daha fazlasını ya da azını yapmam. Sigara tiryakisi ve alkoliğimdir. Ayrıca kafein benim kardeşimdir. Ve ara sıra dolu sigarada içtiğim olur. Bunlarda olmazsa benim hayatım hiç mi hiç çekilmez. Aslında uykucunun tekiyimdir ama çoğu gün, “ulan ne de olsa dört kolluya bindin mi bi’daha hiç kalkamayacaksın” derim ve mümkün olduğunca uyanık dururum. E işimde bunu gerektiriyor tabii bir yandan. Kendimden de meşgalemden de bahsetmeyi severim, çünkü bence gördüğüm iş pek meşakkâtlidir, kendimi sabırlı ve faziletli bulurum hatta aynalarda geleceğin yardımcısını gördüğüm dahi olur.
Şimdi ise, kendimden daha fazla bahsedemeyeceğim çünkü geçen hafta sonu , neredeyse aşık olduğum bir kadın beni, çelimsizliğim, kamburum, sağ gözümdeki it dirseği ve elbiselerim yüzünden aşağıladı. Üstelik bunu öyle asilce yaptı ki açık kalan ağzımı kapatıp yutkunduktan sonra oradan ayrılmaktan başka hiçbir şey yapamadım. Yer yer kızılları olan siyah ve uzun saçlı, beyaz tenli, iri gözlü, uzun boylu bir kadındı… Şükür sarhoştum… Ve o günden beridir keyifsizim. Yansımamı dahi görmemek için camların önünden bile geçmiyorum…
Ah şu Sorucu! Devamlı sorar, meraklıdır, kafasının almayacağı şeyleri bile sorar. Bu ilk başta iyi bir şey gibi gözüke bilir size, ama bence hiç de öyle değil; o her hangi birini çileden çıkarta bilir, bu kadar hazırcı olmasaydı cevabın çoğu kez sorularında mevcut olduğunu pekâlâ anlayabilirdi, bu konuda onunla birkaç defa konuştum ama ya beni dinlemez ya da o anlık dinlese de sonra yine aynı aptallığına devam eder üstelik hafızası da kuvvetli değildir aynı soruyla bir süre sonra tekrar çıkagelebilir.
Yardımcıyı artık anlamaya başladım ama bu ona ifrit olmamı engellemiyor, hele o burnu havada gezişi yok mu! Tanıştığımız ilk zamanlarda onun sadece keyfine göre, canı istediği zaman bizimle beraber olduğunu, Sorucunun sorularına da ancak böyle cevap verdiğini sanırdım. Sanki karşında kimse yokmuş gibi davranacak kadar; Sorucu, sadece cevap dilenirken, salya sümük paçalarına yapıştığı zaman, esvabını kirli sepetine atıp üstünü başını değiştirecek kadar ruhsuz ve kibirli! Ama -bunca zamanın nihayetinde- gördüm ki, kendine ait kuralları olan biri. Sorucunun dediği gibi “bir bildiği var…” yahut bunu çok güzel oynuyor. Sanki her soru için belirlediği bir puan var ve -yine kendi belirlediği- kotası dolmadan cevaplamıyor ya da cevaplamak için öyle bir an biliyor ki aslında cevabı veren Yardımcı değil; o zaman dilimi ve olan biten ve o ana kadar birikenler… Onun hakkında düşündüğüm şey; gerontokratın, huysuzun ve ölü köpek gözlünün teki olduğu ve kerametinin tecrübesinden fazla olmadığı (o çok yaşlı bir herifçi oğludur! “Henüz karanlık bile yokken ben düşünecek yaştaydım!” gibi sohbet esnasında erkini hatırlatacak afili cümleler kurmayı, emir kiplerini ve eski terimler kullanmayı sever.).
Büyük ve görkemli bir kutlamadaydık; kalabalıktı. Bulunduğumuz salon devasa boyutlardaydı ve tavanı gökyüzü gibi yüksekti, bakarken başınız dönebilirdi. Aralarında tanıdıklarım, yani daha önce dinlediklerimde vardı ama hep görmezden gelirler ve hatta oracıkta yanıp yok olmam eminim kutlamayı onlar için çok daha neşeli hale getirecekti.
Yardımcıyı kimse görmezden gelemez ne de –laubaliliği de sevmediğinden hem de herkesi bununla suçlayabileceğinden- etrafına doluşmak, laklak ve yalakalık yapmak gibi onun rahatsız olacağı tipten bir şey yapabilir!
Sorucu, beyaz tenli, alımlı ve neredeyse haftada bir değiştirdiği saç rengi ve modeliyle pasta süsüne benzettiğim bir kadın. Aslında tek süsü de saçlarıdır, çoğu zaman makyaj bile yapmaz bu yüzden onu beğenirim. İlgi çekmekte üzerine yoktur, biraz öncede, Yardımcının tam tersine, kendisini davet eden bir güruhun masasında çene çalıyordu. Masada edepsiz espriler yapılıyor, kahkahalar salonun öte ucundan duyulabiliyordu. Gel gör ki bu masadakilerin hiç biri Sorucuyu tanımıyordu zaten tanıyanlar böyle bir işe girişmez; bazıları müdahale alanından hatta mümkünse görüş alanından uzaklaşırken bazı ahmaklarda ondan korkmadıklarını, bu can sıkıcı karşılaşmadan etkilenmediklerini göstermek için rahatça hareket etmeye ve yahut etrafında gezmeye çalışırlar fakat her iki cins maymunda, çok geçmeden ter içinde kalacaklardır.
Etrafta tanıdık bir Yardımcı, Sorucu yahut Dinleyici görmeyen herkes –inanmayanlar ve hatta haberi bile olmayanlar da vardır, fazlasıyla- son derece neşeli… Herkes temiz ve süslü giyinmiş. Neredeyse herkes makyajlı ve içerideki ışık ve görkem sayesinde de benim dışımdaki en çirkini bile bir ***a benziyor…
Bir ara her nasılsa bir araya geldik. Bulunduğumuz yerde bir süre içinde etrafımız boşaldı. Oldukça jeopolitik bir noktaydı; açık büfe yanıbaşımızdaydı, herkes bunlardan fazla tüketmenin görgüsüzlük olduğunu düşündüğünden ve içki-sigara servisi garsonlarca da yapıldığından piste ve sahneye yakın duruyorlardı. Duyan olur mu diye endişe etmeksizin konuşabiliyorken aynı zamanda tüm meclisi görebiliyorduk ve konuşma bitene kadar herkesi neredeyse tek tek süzdük.
“Kendime yeni bir yaşam kurmak için mi buradayım?” dedi, Yardımcı keh keh güldü, istifini hiç bozmadan; ”Bizler ölüleriz; dirilmeden her hangi bir yaşam kuramayız!”…
Sorucu, emin olduğu halde, dinleyip dinlemediğimi kontrol etti, çünkü pek ender cevap alırdı. Şimdi aklımda kaldığı kadarını aktarmak istiyorum (belli ki Sorucunun evvelki şikayetlerini, mızmızlanmalarını, sorularını […] da unutmamıştı ki bir çok kez satır aralarında bunlara da göndermeler yapıyordu). Eğrisiyle- doğrusuyla Yardımcının fikirleri şöyle:
“Ne diyordum? Evet; ölüleriz! Bu nasıl unutulabilir? Ardımız sıra, süre süre, Tanık diye, taşıdığımız beden ile buradayız. Kimse bizi yoldaş edinmek yahut dost tutmak istemez. Yaklaşanlar ya çok meraklıdır -araştırmacı ve entelektüel derler kendilerine- ya da ahmak; şu marjinal dedikleri! Çok akıllı olanlar!
Bizimle konuşanların içinden, yalnız başına oturanlar müstesna, kimse samimi değildir ve zaten onlarda bir diğerini bulduktan sonra çok kalmaz, bazıları pek nazik olsada…
Eğer unuttuysan yahut şu renkli hava seni biraz çarptıysa salonun içinde diğer köşeye doğru ilerle; çoğu göz ucuyla; sebebini anlamadan, diğerleri merakla, şaşkınlıkla, korkuyla bakacaklar, diğer kısmı göz göze gelmekten, yakın durmaktan, karşılaşmaktan kaçınacak, bazısı o denli rahatsız olacak ki sebebini bilmese de sana nefret duyacak, bu nefretin temelsiz olmasını kullana bilirsin sanma, muhakkak bir hikaye yazıvereceklerdir, çoğusu bitirmiştir bile bu işi. Ne hüner! Ne insanca bir yeti!
Sokağa çıktığımızda varlığımız kalabalığa soğuk gelecek, sana bakarken neden böyle bir refleks gösterdiklerini anlamaya çalışacak bazısı, bazısı sadece ‘işte bir it, bir soysuz!’ deyiverecek şuursuzca. Ne kadar da akıllılar! Ka’venin bahçesinde otururken bir çocuk soluksuzluğumuzu fark edip çocukça bir avallıkla biraz yaklaşıp bize bakmaya başlasa anası analıkgüdüsü ile kolundan tutup kendi yanına çekmeyecek mi onu? Ve aynı –nazik- bayan güceneceğimizi düşünmeden bizim üzerimizden azarlıya bilir çocuğu; ‘Ne arıyorsun yabancıların yanında başına iş gelecek!’… Düşünmez, çünkü insan yanı kabul etmese de hayvan yanı fark etti insanlığının; ‘Bunlar ölülerdir!’ dedi.
Gecenin bir vakti izbelerde rahatlıkla gezebiliriz, nerdeyse hiçbir serseri bize bulaşmaz hatta onlara yaklaşınca hayasız sohbetlerine ara verirler yahut seslerini kısarlar, edep takınırlar kendilerince. Bazı tırsakları hayırlı bir gece bile diler.
Bazan de saldırı dürtülerini tetikleriz kimi insanların ama kızmaktan dahi aciz kalırız çünkü bunu kendilerini ve / ve ya sevdiklerini korumak için içgüdüsel yaptıklarını biliriz…
Şimdi burada sekinet ile cesaretlenmiş birkaç meraklı ahmağın ilgisi, seni bunlarla beraber yaşam kurabileceğin hayaline kaptırdıysa ben söylemesem de usulca terk edeceksin bu düşü ya da o seni terk eder ki inan bununla uğraşacak ne halim ne vaktim var…
Buraya ne yeni bir yaşam kurmaya ne de dirilmeye geldin… N’aparsan yap, ne karar verirsen ver, ne düşünürsen düşün; burada sadece yalnızlığının sağlamasını yapmak üzere bulundun, uzatma şu işlemleri artık…”
Yardımcının söyledikleri bizi, incelediğimiz her yüzle beraber farklı düşüncelere, farklı anılara, düşlere ***ürdü. Böylece bir süre susacaktık. Aslında hep böyle olmalıydı; Yardımcı söylemek istediğini- söylemesi gerekeni söylemeli ve susmalıydık. İlişkilerimizi bu kadar basit tutabilsek, onunla sadece böyle anlarda karşılaşsak ya da konuşsak müthiş biri olduğunu düşüne bilirdim ama Sorucu susmayacaktı ve bende kulaklarımı kapamayacaktım…
(Herkes kendince pay biçer/ alır, bende öyle yaptım;) Haklıydı, sebep sadece ucubeliğim, cehaletim ve fakirliğim değildi, siyah saçlı- al tenli genç kadının başka sebepleri de vardı.
II. Bölüm; Sorucunun Takdimi ve Düşünceleri
Ben Sorucuyum, hep bir Sorucu değildim; kendimden başkasına sormadığım tek şey ne zaman Sorucu olduğumdur. Muhtemelen zaman içinde oldu, şayet birden bire olsaydı ya da bu şekilde var olmuş olsaydım eski ve karışık bir hikayenin –az ve yarımyamalakta olsa- belli kesitlerini hatırlamazdım. Tabii belki de bunlar zihnimin bir sebepten uydurduğu hayallerdir… Bilemiyorum.
Herhangi bir şey beni hayrete düşüre bilir, neredeyse hep şaşkın ve dalgın dolaşırım. Cevap arar dururum, çoğu zamanda bulurum, ama bunları Yardımcının teyit etmesi esastır benim için. Bu hep kafası karışık gezişlerimden olsa gerek devamlı olarak insanların sorularıyla karşılaşırım. Doğrudan sorsalar iyi; bunu geneli saldırarak, pervasızca yargılayarak, aşağılayarak, diğer bir kısmı da ipe-sapa gelmez sohbetler açarak, bazı bazı pohpohlayarak yahut biliyormuş gibi davranarak yapar. Alacakları tepkiye ve tavırlarıma göre cevaplamaya çalışırlar kendilerini insanlar, aslında büyük kısmı bunun için bile uğraşmaz; ezberlediği şekillere uygun olanları kabul eder aralarından sadece. Ama ne yazık ki bunlardan bende pek az bulunur. İşte bundan ötürü hep can sıkıcıdırlar benim için. Anlaşılmaz bir gurur var onlarda; dosdoğru sormaktan utanırlar. Bilmemek ayıpsa da(!) çok basit olarak sormanın sadece bilmemek değil, öğrenmekte olduğunu düşünemezler mi? Oysa türlü hinliklere çalışmaya çalışıyor kafaları. Biliyormuş ve şaşırmıyormuş ya da hep önceden öngörmüş gibi davranarak kendilerini daha mı güçlü göstermeye çalışıyor bunlar? Halbuki nasıl da zavallılaşıyorlar. Hem bu onları hep daha da dibe çeker, bir kez öğrendiklerini -ki bunların çoğu salt manipledir-, unutmamak, kaybetmemek ve böylece sormak zorunda kalmamak için sıkı sıkıya, ölümüne sarılırlar ona. Ve bırakmazlar… Elleri koparsa dişleriyle, onlar da kırılırsa ayaklarıyla yakalamaya çalışırlar onu. Yakalayamazlar yahut ayakları da kesilirse bi’çare yeni maniplasyonlar beklerler hatta bunun için yalvarırlar!
Üstelik hep tutarlı olmam beklenir, sanki hayatın kendisinde tutarlılığın bir nebzesi varmış gibi! Hem bir Sorucu nasıl tutarlı olabilir ki? Yeni bir soru ve bir de üstüne üstlük yeni cevaplar her şeyi değiştiremez mi?
Sorunun küçüğü-büyüğü, ehemmi-mühimmi olmaz derim hep. Bu iş en çok Dinleyicinin kafasını karıştırır ama artık eskisi gibi boş-boş bakmıyor suratıma en azından. Ve O, insanlar gibi de değildir, çok az olarak sorsa, ya da fikir söylese de bunu doğrudan yapar. Bu, O’nu kaba hem de cahil göstere bilir ama insanlar kendilerine bakmaz; terbiyesizler! Ve zaten insanlar O’nun tipini görünce de daha ikiyüz-üçyüz metreden verirler kanaatlerini… Bunu umursadığını görmedim hiç ve ya ben hatırlamıyorum ama şu sıralar canı biraz sıkkın olmalı hem de bir acayip davranıyor! Bir an ucubeliğine bakmadan gözde bir beyefendi gibi davranmaya kalkıyor ya da geçen gün yaptığı gibi toplum içinde oldukça saygın ve zeki insanların yanında onlardan biriymiş gibi nutuk atmaya başlıyor ama sonra çiğ bakışlar onun cesaretini kırıyor olmalı süklüm püklüm çöküyor yakınıma da, kamburu git gide büyüyor sanki.
Yardımcıya gelince: O’nun hakkında ne diyeceğimi bilemiyorum bile! Nasıl bir adam! Nasıl bir kibir! Etrafında kimsecikler yokmuş gibi davranmaya bayılıyor mu ne? Bazı zamanlar karşısında öylesine deliriyorum ki… Bir defasında şu eski ve her aksanı paslı altıpatlarla onu gebertmeye karar vermiştim (doğru tahmin ettiniz; tabii ki böyle bir eşya ancak ona ait olabilir). Katır gibi teptiği için midesine doğru nişan alırsam göğsünü ya da kafasını patlata bilirim diye düşünmüştüm. Bu tip olayların emsali birden çoktur ama o her seferinde ya ölüm korkusundan ya da esasen benim böyle bir noktaya gelmemi beklemiş olmasından, birden değişir, yanıma gelir ve aşık bir adam gibi davranmaya başlar. Hep böyle kalsın ve yardımcı olsun isterim ama ne zaman eski haline döndüğünü fark edemem.
Benim esas sorum şudur, diğerleri hep bunu besler; Nasıl olmalı ki bir yaşam kurula bilsin? Bunu çoğu kez yalnızca kendim için sormam ama ne yazık ki çoğu kez yalnızca kendime ve ya bazan, -bu soru karşısında soğuk kanlı bir seri katil gibi bakan- Yardımcıya sorarım. Sanki üzerindeki kandan ve suçlardan yeni arınmış ve tekrar bunlara bulaşmak istemezken içgüdülerine hakim olamayan bir kurt gibi sabitlenir ve düşünür… Dinleyici de düşünür… bende düşünürüm; kim bilir neler düşünürler?
III. Bölüm; Yardımcının Önsözü
Sıra bana gelinceye kadar bu iki kopilden hakkımda bir şeyler duymuş olmalısınız, muhakkak birbirlerini de dedikodu etmişlerdir ama siz yinede niyetlerinden şüphe etmeyin yahut bırakın bana, bu işi ben yapayım.
Kendimden bahsetmem, gerekmedikçe başka şeylerden de bahsetmem ama şimdi endişelerinize ve merakınıza cevap olmak için bir şeylerden bahsedeceğim. Bu girişin ardından, sanırım hikayeyi siz tamamlaya bilirisiniz.
Ben, Yardımcı; her zaman belirli kaideleri olan biriyimdir, bunlar değişmez değildir ama her zaman vardır. Eğer değişmeyen, buna karşı durmaya çalışan biri olsam bu gün öğündüğüm şu halimde olamazdım şüphesiz. Eskiden insanları severdim daha doğrusu içinden sevilmeye layık olanların hiçte az olmadığını zannederdim. Gezmeyi severim, çocuklarda sever ama sanırım ben daha çok… Biraz huysuz olduğum doğrudur, ağzımda yine biraz bozuktur. Bir de, kargadan başka kuş tanımam.
Sorucu benim baş belamdır. O’na ne kadar kızsam dahi gelir kendini bir şekilde sevdirir, evcil bir hayvan gibidir; biraz kedi, biraz köpek hatta birazda maymun. Hep ilgi bekler, hep sevilmek ister, onu dinlemeli ve cevaplamalısınız yoksa bu bencil kız size muhakkak asi kesilecektir!
Ama anlatamıyorum işte; ben artık yaşlanmış bir Yardımcıyım ayrıca türlü kerametlere ve ilmede sahip değilim. Evet geçen süre zarfında bir çok şey gördüm ve öğrendim ve bununla da öğünürüm –çünkü niceleri tüm o zamanları boş ve aylak yahut menfaat, rahatlık peşinde geçirdiler- lakin, bu bir şekilde kazandıklarımı ve özgüvenimi çıkartıp alırsanız üzerimden, geriye Dinleyiciden daha aydın biri kalmaz. Sadece bir Yardımcı olarak, yardımcı olamayacağım işlere karışmamayı öğrendim ben. Ve bazan de öyle anlar yaşar ki karşınızdaki, durup beklemek en iyisidir. Fırındaki ekmek o korun içinde biraz pişmeli. Zamanını da tutturmak lazım ha! Az ya da çok değil, tam zamanında çekmeli… Bunu da ben yaparım işte. Ama Yardımcıyım ben; yapabildiğim kadar… Bazan olmaz, tutmaz… Olmazsa da olmaz be, ölüm yok ya!(?)
Hem benimde kendime göre işlerim var değil mi? Devamlı olarak Sorucunun kaprisleriyle uğraşamam ki canım!
Çok şükür benden kehanetler istemez ama sanmayın ki bu, anlayışından ya da aklından ötürüdür! Her şeyi bir deney olarak görüyor; ne oluyor, nasıl oluyor, şu durumda şöyle yaparsam nasıl sonuçlanır… Sonrada kafası allak bullak olunca, başına kırk türlü iş açınca, kuyruğunda tenekelerle benim yanıma gelir. Halbuki bu işlere girişirken niyeti kendini bana ihtiyaç duymayacağı hale evirmek. Ve böylece hem kendini ispatlayacak hem de bir çok dertten kurtulacak! Peh! Yapabiliyorsa yapsın, benim canıma minnet ama böyle de olmaz ki!
Bakmayın böyle konuştuğuma O’nu severim. Tamam bazan bunu bile unutuyor ve lanetler yağdırıyorum ama işin esası öyle değil… Yinede başımdan çekip gitse bu benim içinde büyük rahatlık olur. Bakmayın güldüğüme, ciddiyim! Ama şimdilik bu çok mümkün değil, önce şu göğüs ve baş ağrılarını alt etmesi gerekecek. Eminim bunlardan size hiç bahsetmedi…
Bu ara da olan Dinleyiciye oluyor. O da ayrı bir vakadır hani. Ama ondan da uzun uzadıya bahsetmeyeceğim zira O, zaten yazarken kendinden bahsetmeyi sever ve bunu en başta yapmıştır, Sorucunun da ondan bahsetmiş olduğunu düşününce… Velhasıl kelam; iyice tanımışsınızdır.
Sorucu onun hakkında, “Eğer bir ucube olmasaydı ya da bu haliyle O’na bizim dışımızda inanacak birisi olsaydı ve tabii bu kadar cahil olmayıp konuşmayı da becerebilseydi çok iyi bir yardımcı olabilirdi, o yetiye, o tabiata sahip.” demiş, yahut buna binaen bir cümle kurmuştu işte. “Ne münasebet!” diye köpürmemi bekliyordu şüphesiz, öyle olmayınca apıştı kaldı! Çok bilgiç ya küçük hanım, cin fikirli ya! Caaart! Güleyim! Ee.. Özür dilerim, neyse kapatalım bu bahsi.
15.02.2006
“Kendime yeni bir yaşam kurmak için mi buradayım?” dedi, Yardımcı keh keh güldü, istifini hiç bozmadan; ”Bizler ölüleriz; dirilmeden her hangi bir yaşam kuramayız!”…
Oradaydım ve dinledim çünkü işim bu; gece-gündüz dinlerim ve eğer becere biliyorsam aktarırım. Jurnalci değilim, dedikoducu hiç değilim sadece dinleyiciyim; sizler nasıl bazan dinleyicilik yapıyorsanız bende öyle ve fakat devamlı yapıyorum bu işi. Yazım ve imlam iyi olmasa da konuşmamdan daha iyidir. Genelde fikir beyan etmem, düşündüğüm gibi davranır ve anlaşılmayı beklerim… Daha fazlasını ya da azını yapmam. Sigara tiryakisi ve alkoliğimdir. Ayrıca kafein benim kardeşimdir. Ve ara sıra dolu sigarada içtiğim olur. Bunlarda olmazsa benim hayatım hiç mi hiç çekilmez. Aslında uykucunun tekiyimdir ama çoğu gün, “ulan ne de olsa dört kolluya bindin mi bi’daha hiç kalkamayacaksın” derim ve mümkün olduğunca uyanık dururum. E işimde bunu gerektiriyor tabii bir yandan. Kendimden de meşgalemden de bahsetmeyi severim, çünkü bence gördüğüm iş pek meşakkâtlidir, kendimi sabırlı ve faziletli bulurum hatta aynalarda geleceğin yardımcısını gördüğüm dahi olur.
Şimdi ise, kendimden daha fazla bahsedemeyeceğim çünkü geçen hafta sonu , neredeyse aşık olduğum bir kadın beni, çelimsizliğim, kamburum, sağ gözümdeki it dirseği ve elbiselerim yüzünden aşağıladı. Üstelik bunu öyle asilce yaptı ki açık kalan ağzımı kapatıp yutkunduktan sonra oradan ayrılmaktan başka hiçbir şey yapamadım. Yer yer kızılları olan siyah ve uzun saçlı, beyaz tenli, iri gözlü, uzun boylu bir kadındı… Şükür sarhoştum… Ve o günden beridir keyifsizim. Yansımamı dahi görmemek için camların önünden bile geçmiyorum…
Ah şu Sorucu! Devamlı sorar, meraklıdır, kafasının almayacağı şeyleri bile sorar. Bu ilk başta iyi bir şey gibi gözüke bilir size, ama bence hiç de öyle değil; o her hangi birini çileden çıkarta bilir, bu kadar hazırcı olmasaydı cevabın çoğu kez sorularında mevcut olduğunu pekâlâ anlayabilirdi, bu konuda onunla birkaç defa konuştum ama ya beni dinlemez ya da o anlık dinlese de sonra yine aynı aptallığına devam eder üstelik hafızası da kuvvetli değildir aynı soruyla bir süre sonra tekrar çıkagelebilir.
Yardımcıyı artık anlamaya başladım ama bu ona ifrit olmamı engellemiyor, hele o burnu havada gezişi yok mu! Tanıştığımız ilk zamanlarda onun sadece keyfine göre, canı istediği zaman bizimle beraber olduğunu, Sorucunun sorularına da ancak böyle cevap verdiğini sanırdım. Sanki karşında kimse yokmuş gibi davranacak kadar; Sorucu, sadece cevap dilenirken, salya sümük paçalarına yapıştığı zaman, esvabını kirli sepetine atıp üstünü başını değiştirecek kadar ruhsuz ve kibirli! Ama -bunca zamanın nihayetinde- gördüm ki, kendine ait kuralları olan biri. Sorucunun dediği gibi “bir bildiği var…” yahut bunu çok güzel oynuyor. Sanki her soru için belirlediği bir puan var ve -yine kendi belirlediği- kotası dolmadan cevaplamıyor ya da cevaplamak için öyle bir an biliyor ki aslında cevabı veren Yardımcı değil; o zaman dilimi ve olan biten ve o ana kadar birikenler… Onun hakkında düşündüğüm şey; gerontokratın, huysuzun ve ölü köpek gözlünün teki olduğu ve kerametinin tecrübesinden fazla olmadığı (o çok yaşlı bir herifçi oğludur! “Henüz karanlık bile yokken ben düşünecek yaştaydım!” gibi sohbet esnasında erkini hatırlatacak afili cümleler kurmayı, emir kiplerini ve eski terimler kullanmayı sever.).
Büyük ve görkemli bir kutlamadaydık; kalabalıktı. Bulunduğumuz salon devasa boyutlardaydı ve tavanı gökyüzü gibi yüksekti, bakarken başınız dönebilirdi. Aralarında tanıdıklarım, yani daha önce dinlediklerimde vardı ama hep görmezden gelirler ve hatta oracıkta yanıp yok olmam eminim kutlamayı onlar için çok daha neşeli hale getirecekti.
Yardımcıyı kimse görmezden gelemez ne de –laubaliliği de sevmediğinden hem de herkesi bununla suçlayabileceğinden- etrafına doluşmak, laklak ve yalakalık yapmak gibi onun rahatsız olacağı tipten bir şey yapabilir!
Sorucu, beyaz tenli, alımlı ve neredeyse haftada bir değiştirdiği saç rengi ve modeliyle pasta süsüne benzettiğim bir kadın. Aslında tek süsü de saçlarıdır, çoğu zaman makyaj bile yapmaz bu yüzden onu beğenirim. İlgi çekmekte üzerine yoktur, biraz öncede, Yardımcının tam tersine, kendisini davet eden bir güruhun masasında çene çalıyordu. Masada edepsiz espriler yapılıyor, kahkahalar salonun öte ucundan duyulabiliyordu. Gel gör ki bu masadakilerin hiç biri Sorucuyu tanımıyordu zaten tanıyanlar böyle bir işe girişmez; bazıları müdahale alanından hatta mümkünse görüş alanından uzaklaşırken bazı ahmaklarda ondan korkmadıklarını, bu can sıkıcı karşılaşmadan etkilenmediklerini göstermek için rahatça hareket etmeye ve yahut etrafında gezmeye çalışırlar fakat her iki cins maymunda, çok geçmeden ter içinde kalacaklardır.
Etrafta tanıdık bir Yardımcı, Sorucu yahut Dinleyici görmeyen herkes –inanmayanlar ve hatta haberi bile olmayanlar da vardır, fazlasıyla- son derece neşeli… Herkes temiz ve süslü giyinmiş. Neredeyse herkes makyajlı ve içerideki ışık ve görkem sayesinde de benim dışımdaki en çirkini bile bir ***a benziyor…
Bir ara her nasılsa bir araya geldik. Bulunduğumuz yerde bir süre içinde etrafımız boşaldı. Oldukça jeopolitik bir noktaydı; açık büfe yanıbaşımızdaydı, herkes bunlardan fazla tüketmenin görgüsüzlük olduğunu düşündüğünden ve içki-sigara servisi garsonlarca da yapıldığından piste ve sahneye yakın duruyorlardı. Duyan olur mu diye endişe etmeksizin konuşabiliyorken aynı zamanda tüm meclisi görebiliyorduk ve konuşma bitene kadar herkesi neredeyse tek tek süzdük.
“Kendime yeni bir yaşam kurmak için mi buradayım?” dedi, Yardımcı keh keh güldü, istifini hiç bozmadan; ”Bizler ölüleriz; dirilmeden her hangi bir yaşam kuramayız!”…
Sorucu, emin olduğu halde, dinleyip dinlemediğimi kontrol etti, çünkü pek ender cevap alırdı. Şimdi aklımda kaldığı kadarını aktarmak istiyorum (belli ki Sorucunun evvelki şikayetlerini, mızmızlanmalarını, sorularını […] da unutmamıştı ki bir çok kez satır aralarında bunlara da göndermeler yapıyordu). Eğrisiyle- doğrusuyla Yardımcının fikirleri şöyle:
“Ne diyordum? Evet; ölüleriz! Bu nasıl unutulabilir? Ardımız sıra, süre süre, Tanık diye, taşıdığımız beden ile buradayız. Kimse bizi yoldaş edinmek yahut dost tutmak istemez. Yaklaşanlar ya çok meraklıdır -araştırmacı ve entelektüel derler kendilerine- ya da ahmak; şu marjinal dedikleri! Çok akıllı olanlar!
Bizimle konuşanların içinden, yalnız başına oturanlar müstesna, kimse samimi değildir ve zaten onlarda bir diğerini bulduktan sonra çok kalmaz, bazıları pek nazik olsada…
Eğer unuttuysan yahut şu renkli hava seni biraz çarptıysa salonun içinde diğer köşeye doğru ilerle; çoğu göz ucuyla; sebebini anlamadan, diğerleri merakla, şaşkınlıkla, korkuyla bakacaklar, diğer kısmı göz göze gelmekten, yakın durmaktan, karşılaşmaktan kaçınacak, bazısı o denli rahatsız olacak ki sebebini bilmese de sana nefret duyacak, bu nefretin temelsiz olmasını kullana bilirsin sanma, muhakkak bir hikaye yazıvereceklerdir, çoğusu bitirmiştir bile bu işi. Ne hüner! Ne insanca bir yeti!
Sokağa çıktığımızda varlığımız kalabalığa soğuk gelecek, sana bakarken neden böyle bir refleks gösterdiklerini anlamaya çalışacak bazısı, bazısı sadece ‘işte bir it, bir soysuz!’ deyiverecek şuursuzca. Ne kadar da akıllılar! Ka’venin bahçesinde otururken bir çocuk soluksuzluğumuzu fark edip çocukça bir avallıkla biraz yaklaşıp bize bakmaya başlasa anası analıkgüdüsü ile kolundan tutup kendi yanına çekmeyecek mi onu? Ve aynı –nazik- bayan güceneceğimizi düşünmeden bizim üzerimizden azarlıya bilir çocuğu; ‘Ne arıyorsun yabancıların yanında başına iş gelecek!’… Düşünmez, çünkü insan yanı kabul etmese de hayvan yanı fark etti insanlığının; ‘Bunlar ölülerdir!’ dedi.
Gecenin bir vakti izbelerde rahatlıkla gezebiliriz, nerdeyse hiçbir serseri bize bulaşmaz hatta onlara yaklaşınca hayasız sohbetlerine ara verirler yahut seslerini kısarlar, edep takınırlar kendilerince. Bazı tırsakları hayırlı bir gece bile diler.
Bazan de saldırı dürtülerini tetikleriz kimi insanların ama kızmaktan dahi aciz kalırız çünkü bunu kendilerini ve / ve ya sevdiklerini korumak için içgüdüsel yaptıklarını biliriz…
Şimdi burada sekinet ile cesaretlenmiş birkaç meraklı ahmağın ilgisi, seni bunlarla beraber yaşam kurabileceğin hayaline kaptırdıysa ben söylemesem de usulca terk edeceksin bu düşü ya da o seni terk eder ki inan bununla uğraşacak ne halim ne vaktim var…
Buraya ne yeni bir yaşam kurmaya ne de dirilmeye geldin… N’aparsan yap, ne karar verirsen ver, ne düşünürsen düşün; burada sadece yalnızlığının sağlamasını yapmak üzere bulundun, uzatma şu işlemleri artık…”
Yardımcının söyledikleri bizi, incelediğimiz her yüzle beraber farklı düşüncelere, farklı anılara, düşlere ***ürdü. Böylece bir süre susacaktık. Aslında hep böyle olmalıydı; Yardımcı söylemek istediğini- söylemesi gerekeni söylemeli ve susmalıydık. İlişkilerimizi bu kadar basit tutabilsek, onunla sadece böyle anlarda karşılaşsak ya da konuşsak müthiş biri olduğunu düşüne bilirdim ama Sorucu susmayacaktı ve bende kulaklarımı kapamayacaktım…
(Herkes kendince pay biçer/ alır, bende öyle yaptım;) Haklıydı, sebep sadece ucubeliğim, cehaletim ve fakirliğim değildi, siyah saçlı- al tenli genç kadının başka sebepleri de vardı.
II. Bölüm; Sorucunun Takdimi ve Düşünceleri
Ben Sorucuyum, hep bir Sorucu değildim; kendimden başkasına sormadığım tek şey ne zaman Sorucu olduğumdur. Muhtemelen zaman içinde oldu, şayet birden bire olsaydı ya da bu şekilde var olmuş olsaydım eski ve karışık bir hikayenin –az ve yarımyamalakta olsa- belli kesitlerini hatırlamazdım. Tabii belki de bunlar zihnimin bir sebepten uydurduğu hayallerdir… Bilemiyorum.
Herhangi bir şey beni hayrete düşüre bilir, neredeyse hep şaşkın ve dalgın dolaşırım. Cevap arar dururum, çoğu zamanda bulurum, ama bunları Yardımcının teyit etmesi esastır benim için. Bu hep kafası karışık gezişlerimden olsa gerek devamlı olarak insanların sorularıyla karşılaşırım. Doğrudan sorsalar iyi; bunu geneli saldırarak, pervasızca yargılayarak, aşağılayarak, diğer bir kısmı da ipe-sapa gelmez sohbetler açarak, bazı bazı pohpohlayarak yahut biliyormuş gibi davranarak yapar. Alacakları tepkiye ve tavırlarıma göre cevaplamaya çalışırlar kendilerini insanlar, aslında büyük kısmı bunun için bile uğraşmaz; ezberlediği şekillere uygun olanları kabul eder aralarından sadece. Ama ne yazık ki bunlardan bende pek az bulunur. İşte bundan ötürü hep can sıkıcıdırlar benim için. Anlaşılmaz bir gurur var onlarda; dosdoğru sormaktan utanırlar. Bilmemek ayıpsa da(!) çok basit olarak sormanın sadece bilmemek değil, öğrenmekte olduğunu düşünemezler mi? Oysa türlü hinliklere çalışmaya çalışıyor kafaları. Biliyormuş ve şaşırmıyormuş ya da hep önceden öngörmüş gibi davranarak kendilerini daha mı güçlü göstermeye çalışıyor bunlar? Halbuki nasıl da zavallılaşıyorlar. Hem bu onları hep daha da dibe çeker, bir kez öğrendiklerini -ki bunların çoğu salt manipledir-, unutmamak, kaybetmemek ve böylece sormak zorunda kalmamak için sıkı sıkıya, ölümüne sarılırlar ona. Ve bırakmazlar… Elleri koparsa dişleriyle, onlar da kırılırsa ayaklarıyla yakalamaya çalışırlar onu. Yakalayamazlar yahut ayakları da kesilirse bi’çare yeni maniplasyonlar beklerler hatta bunun için yalvarırlar!
Üstelik hep tutarlı olmam beklenir, sanki hayatın kendisinde tutarlılığın bir nebzesi varmış gibi! Hem bir Sorucu nasıl tutarlı olabilir ki? Yeni bir soru ve bir de üstüne üstlük yeni cevaplar her şeyi değiştiremez mi?
Sorunun küçüğü-büyüğü, ehemmi-mühimmi olmaz derim hep. Bu iş en çok Dinleyicinin kafasını karıştırır ama artık eskisi gibi boş-boş bakmıyor suratıma en azından. Ve O, insanlar gibi de değildir, çok az olarak sorsa, ya da fikir söylese de bunu doğrudan yapar. Bu, O’nu kaba hem de cahil göstere bilir ama insanlar kendilerine bakmaz; terbiyesizler! Ve zaten insanlar O’nun tipini görünce de daha ikiyüz-üçyüz metreden verirler kanaatlerini… Bunu umursadığını görmedim hiç ve ya ben hatırlamıyorum ama şu sıralar canı biraz sıkkın olmalı hem de bir acayip davranıyor! Bir an ucubeliğine bakmadan gözde bir beyefendi gibi davranmaya kalkıyor ya da geçen gün yaptığı gibi toplum içinde oldukça saygın ve zeki insanların yanında onlardan biriymiş gibi nutuk atmaya başlıyor ama sonra çiğ bakışlar onun cesaretini kırıyor olmalı süklüm püklüm çöküyor yakınıma da, kamburu git gide büyüyor sanki.
Yardımcıya gelince: O’nun hakkında ne diyeceğimi bilemiyorum bile! Nasıl bir adam! Nasıl bir kibir! Etrafında kimsecikler yokmuş gibi davranmaya bayılıyor mu ne? Bazı zamanlar karşısında öylesine deliriyorum ki… Bir defasında şu eski ve her aksanı paslı altıpatlarla onu gebertmeye karar vermiştim (doğru tahmin ettiniz; tabii ki böyle bir eşya ancak ona ait olabilir). Katır gibi teptiği için midesine doğru nişan alırsam göğsünü ya da kafasını patlata bilirim diye düşünmüştüm. Bu tip olayların emsali birden çoktur ama o her seferinde ya ölüm korkusundan ya da esasen benim böyle bir noktaya gelmemi beklemiş olmasından, birden değişir, yanıma gelir ve aşık bir adam gibi davranmaya başlar. Hep böyle kalsın ve yardımcı olsun isterim ama ne zaman eski haline döndüğünü fark edemem.
Benim esas sorum şudur, diğerleri hep bunu besler; Nasıl olmalı ki bir yaşam kurula bilsin? Bunu çoğu kez yalnızca kendim için sormam ama ne yazık ki çoğu kez yalnızca kendime ve ya bazan, -bu soru karşısında soğuk kanlı bir seri katil gibi bakan- Yardımcıya sorarım. Sanki üzerindeki kandan ve suçlardan yeni arınmış ve tekrar bunlara bulaşmak istemezken içgüdülerine hakim olamayan bir kurt gibi sabitlenir ve düşünür… Dinleyici de düşünür… bende düşünürüm; kim bilir neler düşünürler?
III. Bölüm; Yardımcının Önsözü
Sıra bana gelinceye kadar bu iki kopilden hakkımda bir şeyler duymuş olmalısınız, muhakkak birbirlerini de dedikodu etmişlerdir ama siz yinede niyetlerinden şüphe etmeyin yahut bırakın bana, bu işi ben yapayım.
Kendimden bahsetmem, gerekmedikçe başka şeylerden de bahsetmem ama şimdi endişelerinize ve merakınıza cevap olmak için bir şeylerden bahsedeceğim. Bu girişin ardından, sanırım hikayeyi siz tamamlaya bilirisiniz.
Ben, Yardımcı; her zaman belirli kaideleri olan biriyimdir, bunlar değişmez değildir ama her zaman vardır. Eğer değişmeyen, buna karşı durmaya çalışan biri olsam bu gün öğündüğüm şu halimde olamazdım şüphesiz. Eskiden insanları severdim daha doğrusu içinden sevilmeye layık olanların hiçte az olmadığını zannederdim. Gezmeyi severim, çocuklarda sever ama sanırım ben daha çok… Biraz huysuz olduğum doğrudur, ağzımda yine biraz bozuktur. Bir de, kargadan başka kuş tanımam.
Sorucu benim baş belamdır. O’na ne kadar kızsam dahi gelir kendini bir şekilde sevdirir, evcil bir hayvan gibidir; biraz kedi, biraz köpek hatta birazda maymun. Hep ilgi bekler, hep sevilmek ister, onu dinlemeli ve cevaplamalısınız yoksa bu bencil kız size muhakkak asi kesilecektir!
Ama anlatamıyorum işte; ben artık yaşlanmış bir Yardımcıyım ayrıca türlü kerametlere ve ilmede sahip değilim. Evet geçen süre zarfında bir çok şey gördüm ve öğrendim ve bununla da öğünürüm –çünkü niceleri tüm o zamanları boş ve aylak yahut menfaat, rahatlık peşinde geçirdiler- lakin, bu bir şekilde kazandıklarımı ve özgüvenimi çıkartıp alırsanız üzerimden, geriye Dinleyiciden daha aydın biri kalmaz. Sadece bir Yardımcı olarak, yardımcı olamayacağım işlere karışmamayı öğrendim ben. Ve bazan de öyle anlar yaşar ki karşınızdaki, durup beklemek en iyisidir. Fırındaki ekmek o korun içinde biraz pişmeli. Zamanını da tutturmak lazım ha! Az ya da çok değil, tam zamanında çekmeli… Bunu da ben yaparım işte. Ama Yardımcıyım ben; yapabildiğim kadar… Bazan olmaz, tutmaz… Olmazsa da olmaz be, ölüm yok ya!(?)
Hem benimde kendime göre işlerim var değil mi? Devamlı olarak Sorucunun kaprisleriyle uğraşamam ki canım!
Çok şükür benden kehanetler istemez ama sanmayın ki bu, anlayışından ya da aklından ötürüdür! Her şeyi bir deney olarak görüyor; ne oluyor, nasıl oluyor, şu durumda şöyle yaparsam nasıl sonuçlanır… Sonrada kafası allak bullak olunca, başına kırk türlü iş açınca, kuyruğunda tenekelerle benim yanıma gelir. Halbuki bu işlere girişirken niyeti kendini bana ihtiyaç duymayacağı hale evirmek. Ve böylece hem kendini ispatlayacak hem de bir çok dertten kurtulacak! Peh! Yapabiliyorsa yapsın, benim canıma minnet ama böyle de olmaz ki!
Bakmayın böyle konuştuğuma O’nu severim. Tamam bazan bunu bile unutuyor ve lanetler yağdırıyorum ama işin esası öyle değil… Yinede başımdan çekip gitse bu benim içinde büyük rahatlık olur. Bakmayın güldüğüme, ciddiyim! Ama şimdilik bu çok mümkün değil, önce şu göğüs ve baş ağrılarını alt etmesi gerekecek. Eminim bunlardan size hiç bahsetmedi…
Bu ara da olan Dinleyiciye oluyor. O da ayrı bir vakadır hani. Ama ondan da uzun uzadıya bahsetmeyeceğim zira O, zaten yazarken kendinden bahsetmeyi sever ve bunu en başta yapmıştır, Sorucunun da ondan bahsetmiş olduğunu düşününce… Velhasıl kelam; iyice tanımışsınızdır.
Sorucu onun hakkında, “Eğer bir ucube olmasaydı ya da bu haliyle O’na bizim dışımızda inanacak birisi olsaydı ve tabii bu kadar cahil olmayıp konuşmayı da becerebilseydi çok iyi bir yardımcı olabilirdi, o yetiye, o tabiata sahip.” demiş, yahut buna binaen bir cümle kurmuştu işte. “Ne münasebet!” diye köpürmemi bekliyordu şüphesiz, öyle olmayınca apıştı kaldı! Çok bilgiç ya küçük hanım, cin fikirli ya! Caaart! Güleyim! Ee.. Özür dilerim, neyse kapatalım bu bahsi.
15.02.2006